Türk Medeni Hukukunda Eşler Arası Cinsel Yükümlülükler, Cinsel Uyuşmazlıklar ve Boşanma Nedenleri: Doktrin İncelemesi ve Yargıtay İçtihatları
- Emre Cebeci
- 1 saat önce
- 18 dakikada okunur

Türk Aile Hukukunun Temel Felsefesi ve Evlilik Birliğinde Cinsel Yaşamın Konumu
Evlilik birliği, hukuk sistemimiz tarafından yalnızca bireylerin aynı konutu paylaşmaları, ekonomik bir ortaklık kurmaları veya neslin devamını sağlamaları amacıyla oluşturulmuş mekanik bir yapı olarak değerlendirilmemektedir. Türk Medeni Kanunu (TMK), evliliği; tarafların ruhsal, duygusal, ekonomik ve bedensel bütünlüklerini karşılıklı rıza, saygı ve sevgi çerçevesinde birleştirdikleri çok boyutlu, kurumsal bir hukuki yapı olarak tanımlar. Kanun koyucu, evlilik birliğinin genel hükümleri başlığı altında yer alan TMK m. 185/2 hükmü ile eşlerin birlikte yaşamak, birbirine sadık kalmak ve yardımcı olmak zorunda olduklarını emredici bir dille hüküm altına almıştır. Metin içerisinde eşlerin birbirlerine karşı "cinsel yükümlülükleri" doğrudan, spesifik ve bağımsız bir madde olarak ismen zikredilmemiş olsa da, evlilik birliğinin doğası, hayatın olağan akışı ve yerleşik Yargıtay içtihatları gereği sağlıklı, uyumlu ve rızaya dayalı bir cinsel yaşam, bu ortaklığın sürdürülebilirliği için en temel yapı taşlarından biri, zımni bir hukuki beklenti ve yükümlülük olarak kabul edilmektedir.
Bir evliliğin kurucu unsurları arasında yer alan ortak hayatın sürdürülmesi kavramı, eşlerin birbirleriyle bedensel bir iletişim kurmalarını, cinsel arzularını meşru, sağlıklı ve güvenli bir zeminde tatmin etmelerini zorunlu kılar. Bireylerin evlilik kurumu dışındaki cinsel yönelimleri veya tercihleri bireysel özgürlük alanlarına dahil olmakla birlikte, evlilik akdi ile kurulan hukuki bağ, taraflara birbirlerinin cinsel ve duygusal ihtiyaçlarını gözetme sorumluluğu yükler. Bu sorumluluğun ihlal edilmesi, eşlerden birinin diğerini fiziksel olarak reddetmesi, cinsel uyumsuzlukların çözümü için çaba gösterilmemesi veya daha vahimi cinsel dokunulmazlığın ihlal edilerek şiddet uygulanması, TMK m. 166/1 kapsamında düzenlenen "evlilik birliğinin temelinden sarsılması" (kamuoyunda bilinen adıyla şiddetli geçimsizlik) kurumunun en karakteristik örneklerini oluşturmaktadır. Hukuk düzeni, cinsel bütünlüğü ve sağlığı bozulan veya evlilikten beklediği cinsel faydayı haklı bir neden olmaksızın elde edemeyen eşi koruma altına almış ve bu durumu mutlak bir boşanma sebebi olarak içtihatlarına yansıtmıştır.
Cinsel Sorumluluğun Doktrinel Evrimi: "Debitum Conjugale" Kavramından Kişilik Haklarına Geçiş
Eşler arasındaki cinsel yükümlülüklerin hukuki niteliği, tarihsel süreç içerisinde ciddi bir doktrinel evrim geçirmiştir. Geleneksel hukuk sistemlerinde ve özellikle Batı hukuku kökenli bazı eski yaklaşımlarda (Canonique hukuk başta olmak üzere), eşler arasındaki cinsel ilişki "debitum conjugale" (evlilik borcu) kavramı çerçevesinde ele alınmış ve "copula carnalis" (eşler arası cinsel birleşme) tarafların birbirlerine karşı ifa etmek zorunda oldukları katı, mutlak bir borç olarak dayatılmıştır. Bu arkaik bakış açısına göre evlilik, bedeni diğer eşin kullanımına sunan bir nev'i intifa hakkı tesisi olarak görülmüş, cinsel ilişkinin reddi ise doğrudan doğruya bir sözleşme ihlali (borca aykırılık) olarak kınanmıştır.
Ancak modern Türk Aile Hukuku ve çağdaş medeni hukuk doktrinleri, insan onurunu ve bedensel özerkliği merkeze alarak bu ilkel yaklaşımı bütünüyle terk etmiştir. Günümüzde evliliğin eşleri birbirlerine karşı "zorla ifa edilebilecek" cinsel yükümlülüklerle donattığı bakış açısı geçerliliğini yitirmiştir. Eşler arası cinsel birliktelik, borçlar hukuku anlamında cebri icraya konu edilebilecek bir alacak-verecek meselesi değil, aile hukuku kapsamında değerlendirilmesi gereken bir hukuki görev, ortak yaşam ödevi ve duygusal bütünleşme aracıdır. Bireyin kendi bedeni üzerindeki tasarruf yetkisi, evlilik cüzdanı ile ortadan kalkmaz.
Bu modern yaklaşım, evlilikte cinsel sorunların yargıya taşınması durumunda çok hassas bir hukuki denge yaratır. Bir tarafın arzusuna aykırı vaziyette cinsel iletişimin hiç kurulamaması veya uzun soluklu olarak kesilmesi elbette evlilik birliğinin temelinden sarsıldığına, ortak hayatın çekilmez hale geldiğine delalettir. Fakat bu tespit, boşanmada cinsellik meselesinin doğrudan ve mekanik bir kusur dağılımına konu edilebileceği anlamına gelmez. Eşlerden birinin diğerine karşı seksüel arzularının sona ermesi, cinsel ilişkiye girmek istememesi veya psikolojik bir bariyer geliştirmesi, kendi kişiliğine ve bedensel bütünlüğüne dair bizzat karar verme hakkını kullanmasıdır. Hukuk düzeni, kimseyi istemediği bir cinsel ilişkiye girmeye zorlayamaz veya "eşine karşı evlilik borcunu ifa etmedin" gerekçesiyle cezalandıramaz.
Bununla birlikte, bedensel özerklik hakkının kullanılarak cinsel ilişkiden kaçınılması, diğer eşin evlilikten beklediği en temel meşru haklardan birinin ortadan kalkması sonucunu doğurur. Hukuk sistemi burada şu çözümü üretmiştir: Kişi cinsel ilişkiye girmek istememekte özgürdür, ancak bu isteksizlik ve kaçınma hali evliliğin fiilen bitmesi anlamına geldiğinden, cinsel birliktelikten mahrum bırakılan eşin açacağı boşanma davası haklı kabul edilecek ve evlilik birliği hukuken sonlandırılacaktır. Kusur tespiti ise, cinsel ilişkiye girmemekten ziyade, bu sorunun kaynağındaki niyete, sorunun çözümü (tedavi vb.) için gösterilen çabaya ve kaçınmanın haklı bir tıbbi/psikolojik nedene dayanıp dayanmadığına göre şekillenecektir.
Haklı Bir Neden Olmaksızın Cinsel İlişkiden Kaçınma ve Cinsel İsteksizlik
Yerleşik Yargıtay içtihatlarına ve Hukuk Genel Kurulu kararlarına göre; evlilik birliği içerisinde cinsel birleşmeyi gerçekleştiremeyen, cinsel ilişkiden bilinçli olarak kaçınan veya cinsel birleşmeyi başaramayan kişi kusurlu kabul edilmektedir. Cinselliğin evlilikteki birleştirici gücü göz önüne alındığında, bu bağın kopması diğer taraf için ortak yaşamı katlanılmaz, başka bir deyişle "çekilmez" hale getirmektedir. Ancak her cinsel isteksizlik veya her kaçınma hali hukuken aynı kefeye konulmaz.
Yargıtay, cinsel isteksizliğin boşanma sebebi ve kusur sayılabilmesi için bu durumun sürekli olması ve haklı bir nedene dayanmaması gerektiğini açıkça belirtmektedir. Haklı neden kavramı hukuken geniş yorumlanabilen bir alandır. Örneğin; kadının lohusalık dönemi, eşlerden birinin ağır bir depresyon tedavisi görmesi, kanser veya benzeri yıpratıcı bedensel hastalıklar, jinekolojik/ürolojik cerrahi operasyonlar sonrası iyileşme süreçleri veya eşin fiziksel/psikolojik şiddet uygulaması sebebiyle duyulan haklı korku ve nefret gibi durumlar, cinsel ilişkiden kaçınmanın haklı nedenleri arasında sayılır. Şayet isteksizlik tıbbi veya psikolojik makul bir nedenden kaynaklanıyorsa, bu durum tek başına bir "kusur" eylemi oluşturmaz.
Buna karşın, cinsel kaçınma hiçbir somut, tıbbi veya kabul edilebilir psikolojik temele dayanmıyorsa durum değişir. Eşin, cinsel ilişkiyi bir cezalandırma aracı olarak kullanması, salt kapris, inatlaşma, kişisel bencillik veya eşini küçük düşürme saikiyle cinsel birleşmeden sürekli olarak imtina etmesi, Yargıtay tarafından evlilik birliğinin temelinden sarsılmasında "ağır kusurlu" bir davranış olarak tescillenmektedir. Bu gibi durumlarda, cinsel yaşamın olmamasından dolayı mağdur olan taraf, evlilik birliğinin temelinden sarsılması nedeniyle (TMK m. 166/1) çekişmeli boşanma davası açabilecektir. Mahkeme, kaçınma eyleminin haksızlığını tespit ettiğinde davayı kabul edecek ve kaçınan eşi tazminat ödemeye mahkum edebilecektir.
Fizyolojik ve Psikolojik Nedenlerle Cinsel İlişki Kuramama: İçtihat Analizi
Cinsel uyuşmazlıklarda mahkemelerin önüne gelen en yaygın senaryolardan biri, tarafların evlenmelerinin üzerinden aylar veya yıllar geçmesine rağmen cinsel ilişkinin hiç kurulamamış olmasıdır. Bu durum, eşler arasında yoğun bir stres, özgüven kaybı ve giderek büyüyen bir öfke birikimine yol açar. Yargıtay'ın bu konuya yaklaşımı, tarafları imkansız bir bekleyişe mahkum etmemek yönündedir.
Konuya ilişkin emsal teşkil eden Yargıtay 2. Hukuk Dairesi'nin 07.11.2012 tarihli, 2012/7131 Esas ve 2012/26359 Karar sayılı içtihadı, cinsel ilişki kuramama sebebiyle açılan boşanma davalarının anatomisini gözler önüne sermektedir. İlgili davanın yargılama sürecinde; davacı kadın eşiyle cinsel ilişki kuramadıkları gerekçesiyle boşanma davası açmış, yerel mahkeme ise bu durumu yeterli bir boşanma sebebi görmeyerek davayı reddetmiştir. Kararın temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 2. Hukuk Dairesi, dosyaya sunulan kızlık zarı muayenesi ve adli tıp uzmanı raporlarını incelemiştir. Raporlarda, tarafların cinsel organlarının tıbbi ve fizyolojik açıdan tamamen normal yapıda olduğu, anatomik bir engelin bulunmadığı, ancak psikolojik kökenli sebeplerle uzun evlilik süresi boyunca cinsel ilişkinin başarılamadığı tespit edilmiştir.
Yargıtay, yerel mahkemenin ret kararını yetersiz gerekçe, usul ve kanuna aykırılık nedenleriyle oy birliğiyle bozmuştur. Bozma ilamında yer alan hukuki gerekçeler, Türk Aile Hukukunun cinsel yaşama bakış açısını özetler niteliktedir: Evlenmenin sosyal ve nesli devam ettirme gibi amaçları bulunmakla birlikte, aynı zamanda eşlerin cinsel arzularını karşılıklı tatmin etme gayesi de yadsınamaz bir gerçektir. Eşlerin birlikte yaşadıkları uzun süre boyunca, fizyolojik bir engel olmamasına rağmen cinsel ilişkiyi başaramamış olmaları, evlilik birliğinin temelini sarsan, kökten dinamitleyen bir durumdur. Yargıtay, uzun süre boyunca cinsel ilişkinin gerçekleşememesi karşısında, eşler arasında birbirlerine karşı haklı bir nefretin, soğumanın veya en azından derin bir isteksizliğin doğacağının şüphesiz olduğunu belirtmiştir.
Kararın en can alıcı noktası ise "beklenebilirlik" kriteridir. Yargıtay, ne zaman gerçekleşeceği belli olmayan, belirsiz bir geleceğe ertelenen ve gerçekleştikten sonra da düzenli olarak devam edip etmeyeceği şüpheli olan bir cinsel yakınlaşmayı beklemek üzere davacı eşi zorlamanın açık ve ağır bir haksızlık olduğunu vurgulamıştır. Bu koşullar altında davacıdan evlilik birliğini devam ettirmesinin beklenemeyeceği belirtilerek, davacı açısından bir kusur bulunmadığı ifade edilmiş ve TMK m. 166/1 uyarınca boşanmaya karar verilmesi gerektiği hüküm altına alınmıştır.
Tedavi Edilebilir Cinsel İşlev Bozuklukları: Vajinismus ve İktidarsızlık
Vajinismus (kadınlarda pelvik taban kaslarının istemsiz kasılması sonucu cinsel birleşmenin acılı veya imkansız hale gelmesi) ve iktidarsızlık (erektil disfonksiyon - erkeklerde cinsel birleşmeyi sağlayacak yeterli ereksiyonun sağlanamaması veya sürdürülememesi), Türkiye'de evlilikleri sarsan en yaygın cinsel sağlık sorunlarının başında gelmektedir. Bu rahatsızlıklar, bireysel birer sağlık sorunu gibi görünse de, yansımaları itibarıyla eşler arasında ciddi psikolojik çatışmalara, yabancılaşmaya ve nihayetinde evlilik birliğinin yıkımına neden olan derin izler bırakır.
Hukuki açıdan bakıldığında, vajinismus veya erektil disfonksiyon Türk Medeni Kanunu'nda özel ve bağımsız bir boşanma sebebi (örneğin akıl hastalığı veya zina gibi) olarak tasnif edilmemiştir. Bu tür rahatsızlıklara dayanan davalar, hukuki çerçevede TMK m. 166 uyarınca evlilik birliğinin temelinden sarsılması genel boşanma sebebi kapsamında açılmakta ve görülmektedir. Vajinismusun veya iktidarsızlığın tek başına, doğrudan boşanma nedeni olması hukuken mümkün değildir; aranan şart, bu rahatsızlığın varlığı nedeniyle cinsel birlikteliğin uzun süre sağlanamaması ve bu durumun eşlerin ortak yaşamını, hayat kalitesini çekilmez hale getirmesidir.
Tedaviden Kaçınma Olgusu ve Kusur İhtisasıModern tıp, gerek vajinismus gerekse erektil disfonksiyon vakalarının çok büyük bir çoğunluğunu psikiyatrik, psikolojik terapiler veya tıbbi/cerrahi müdahaleler ile tedavi edebilmektedir. Tam da bu nedenle aile mahkemeleri, bu tür iddiaların varlığı halinde davanın seyrini belirlemek üzere uzman hekimlerden oluşan heyetlerden (bilirkişi) rapor talep eder. Bilirkişi raporunun temel amacı; sorunun fizyolojik mi psikolojik mi olduğunu, kesin bir tedavisinin bulunup bulunmadığını ve tarafların tedavi sürecine uyumunu tespit etmektir.
Bu tür boşanma davalarında hukuki kırılma noktası, hastalığın kendisi değil, tarafların hastalığın tedavisine yönelik gösterdikleri reaksiyondur. Yargıtay'ın yerleşik içtihatlarına göre, şayet uzman raporları sorunun psikoterapi veya tıbbi yöntemlerle aşılabileceğini belirtiyorsa, rahatsızlığı olan eşin tedaviye yönelik tutumu kusur değerlendirmesinde yegane belirleyici unsur olur.
Kadının vajinismus tedavisini makul bir süre (bu süre olayın özelliklerine göre hakim tarafından takdir edilir) boyunca kabul etmemesi, jinekolojik veya psikiyatrik muayenelere gitmeyi reddetmesi, eşinin çabalarına rağmen tedaviye direnmesi veya çözüm için samimi, somut bir çaba göstermemesi açıkça kusurlu bir davranış olarak kabul edilir. Tedaviden haksız yere kaçınmak, diğer eşin evlilikten beklediği meşru faydayı kasten engellemek anlamına geldiğinden, tedaviden kaçınan eş boşanmaya sebebiyet veren olaylarda ağır kusurlu sayılır. Erkek eşin açtığı boşanma davası haklı bulunur ve erkeğin mahrum kaldığı manevi tatmin ve cinsel yaşam hakkı nedeniyle kadın eş aleyhine maddi ve manevi tazminata hükmedilebilir. Aynı hukuki prensipler, iktidarsızlık sorunu yaşayıp doktora gitmeyi reddeden veya ilaç/tedavi rejimine uymayan erkek eş için de birebir geçerlidir.
Karşılıklı Eş Sorumluluğu ve Yargıtay Kusur MatrisiHukuk düzeni, kusur tespitini yaparken yalnızca rahatsızlığı olan eşin eylemlerine odaklanmaz; sağlıklı olan eşin davranışlarını, desteğini ve evlilik birliğinin gerektirdiği dayanışma yükümlülüklerini de (TMK m. 185) bütüncül bir yaklaşımla mercek altına alır. Sağlıklı eşin, tedavi sürecine maddi ve manevi olarak destek olması, empati kurması ve makul bir süre sabır göstermesi kanuni bir zorunluluktur.
Aşağıdaki tablo, Yargıtay kararları ışığında cinsel işlev bozuklukları (vajinismus/iktidarsızlık) vakalarında eşlerin sergiledikleri tutumlara göre hukuki kusur dağılımını ve dava sonuçlarını detaylı bir biçimde tasnif etmektedir:
Rahatsızlığı Olan Eşin Tutumu | Sağlıklı Eşin Tutumu | Yargıtay Kusur Tespiti ve Gerekçesi | Boşanma ve Tazminat Sonuçları |
Tedaviyi Tamamen Reddeder: Durumu inkar eder, tıbbi desteğe yanaşmaz, doktor randevularına gitmez, eşini suçlar. | Makul Beklenti ve Destek: Eşini tedaviye teşvik eder, uzman ayarlamaya çalışır, makul bir süre sabreder. | Rahatsız Olan Eş Ağır/Tam Kusurlu: Tedaviden haksız kaçınma, eşin cinsel haklarının açık ihlali ve evliliği kasten çekilmez kılma eylemidir. | Sağlıklı eşin açtığı boşanma davası kabul edilir. Sağlıklı eş lehine maddi ve manevi tazminat hükmedilir. Kusurlu eş nafaka alamaz. |
Samimi Çaba Gösterir: Uzman yardımı alır, terapilere katılır, tıbbi yönergeleri uygular ancak süreç uzar. | İlgisiz ve Baskıcı: Tedavi seanslarına eşlik etmez, yalnız bırakır, hakaret eder, sabırsız davranır, aşağılayıcı sözler sarf eder. | Sağlıklı Eş Kusurlu: Evlilik dayanışmasına aykırı davranmak, eşi psikolojik olarak yalnız bırakmak tedaviyi sabote etmektir. Kusur, ilgisiz kalan eşe yüklenir. | Rahatsız eşin açtığı dava haklı görülür. Sağlıklı (ancak ilgisiz) eş aleyhine tazminat ve nafaka kararı verilebilir. |
İyi Niyetle Tedaviye Uyar: Bütün tıbbi ve psikolojik müdahalelere tam uyum sağlar. | Tam Destek Verir: Sürece aktif katılır, sevgi ve sabır gösterir. | Kusursuzluk veya Eşit Durum: Her iki taraf da elinden geleni yapmıştır. Ancak tüm çabalara rağmen cinsel birleşme başarılamamışsa evlilik fiilen sarsılmıştır. | Evlilik birliğinin temelden sarsılması nedeniyle boşanmaya karar verilir. Ancak kimse kusurlu olmadığından tazminat talepleri reddedilir. |
Yargıtay'ın emsal niteliğindeki kararlarında; vajinismus sorunu yaşayan kadının profesyonel destek aldığı, tedavi sürecine katıldığı, ancak erkek eşin kadına bu süreçte gerekli ve elzem desteği sağlamadığı, tedavi toplantılarına eşlik etmeyip kadını bu ağır psikolojik süreçte yalnız bıraktığı tespit edilmiştir. Yargıtay, erkeğin bu ilgisizliğinin tedavinin başarısız olmasında belirleyici faktör olduğuna hükmederek, cinsel ilişkinin kurulamamasını kadına bir kusur olarak yüklememiş, tam aksine destek yükümlülüğünü ihlal eden erkek eşi kusurlu bulmuştur. Bu durum, evlilikte cinsel sağlığın bireysel değil, ortak bir proje olduğunun hukuki tescilidir. Şayet vajinismus olan eş tedaviye yanaşıyor ve bu konuda samimi, iyi niyetli bir çaba gösteriyorsa, karşı tarafın salt "cinsel ilişki kuramıyoruz" diyerek açtığı boşanma davası haklı bir nedene dayanmadığı gerekçesiyle yerel mahkemece reddedilecektir.
Cinsel Şiddet, Doğal Olmayan Yollardan İlişkiye Zorlama ve Ters İlişki Dayatması
Türk Hukuk sistemi, evlilik akdini kişilerin birbirlerinin bedenleri üzerinde mutlak ve sınırsız bir egemenlik kurdukları bir tahakküm aracı olarak görmez. Eşlerin evli olmaları, cinsel dokunulmazlık haklarından feragat ettikleri anlamına gelmez. TMK m. 185 uyarınca eşlerin birbirlerine karşı sevgi ve saygı çerçevesinde cinsel bir iletişim kurması esasken; taraflardan birinin diğerini istemediği bir cinsel eyleme zorlaması, güç kullanması veya doğal olmayan ilişki biçimlerini dayatması hukuk düzeni tarafından hiçbir şekilde himaye edilmez.
Eşler arasındaki ters ilişki (anüs yoluyla/anal cinsel ilişki) ve rıza dışı cinsel eylemler, Türk Medeni Kanunu'nda doğrudan, lafzi bir boşanma sebebi olarak açıkça belirtilmemiştir. Ancak eylemin hukuki niteliği, içtihatlar yoluyla çok keskin hatlarla çizilmiştir. Bir eşin diğerini zorla veya rızası olmaksızın ters ilişkiye maruz bırakması, eşler arasındaki karşılıklı güveni, saygıyı ve insani değeri temelinden zedeler. Bu eylem, TMK kapsamında "evlilik birliğinin temelinden sarsılması" ve "pek kötü muamele" başlıkları altında son derece kuvvetli ve ağır bir boşanma gerekçesi oluşturur. Rıza olmadan gerçekleştirilen veya fiziksel/psikolojik baskı kurularak sağlanan her türlü cinsel ilişki, TMK bağlamında boşanma ve tazminat sebebi olduğu gibi, eşzamanlı olarak 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu (TCK) m. 102/2 kapsamında "nitelikli cinsel saldırı" (evlilik içi tecavüz) suçunu teşkil eder ve fail hakkında ağır cezai yaptırımlara zemin hazırlar.
Yargıtay Hukuk Genel Kurulu'nun (HGK) Dönüm Noktası KararıCinsel şiddet ve doğal olmayan yollardan cinsel ilişki kavramları, Yargıtay Hukuk Genel Kurulu'nun (HGK) 08.11.2022 tarihli, 2020/2-131 Esas ve 2022/1452 Karar sayılı içtihadıyla en geniş ve net hukuki formuna kavuşmuştur. Bu karar, boşanma hukukunda kusur tespiti ve cinsel şiddetin tanımı açısından mihenk taşı niteliğindedir.
Söz konusu davada hukuki süreç şu şekilde gelişmiştir: Davacı kadın, kocasının kendisine sürekli bağımsız konut temin etmediğini, hakaret ettiğini ve en önemlisi fiziksel ve cinsel şiddet uyguladığını belirterek boşanma, nafaka ve tazminat talepli dava açmıştır. Kadın, kocasının kendisine cinsel şiddet uyguladığına ve ters ilişkiye zorladığına dair savcılığa suç duyurusunda bulunmuştur. Vakfıkebir Asliye Hukuk (Aile) Mahkemesi (İlk Derece Mahkemesi), Cumhuriyet Başsavcılığı soruşturma dosyasındaki sorgulama tutanağında erkeğin eşine karşı ters ilişkide bulunduğunu kabul ettiğini saptamış ve erkeği olaylarda "tam kusurlu" bularak boşanmaya ve kadın lehine tazminatlara hükmetmiştir.
Kararın istinaf edilmesi üzerine Samsun Bölge Adliye Mahkemesi (BAM) 4. Hukuk Dairesi, ceza soruşturmasında itiraz edilmeksizin kesinleşen bir "kovuşturmaya yer olmadığına" (takipsizlik) kararı bulunduğunu, dolayısıyla erkeğin eşini ters ilişkiye zorladığına dair somut delil olmadığını gerekçe göstererek ilk derece mahkemesinin kararını bozmuş ve kadının davasını reddetmiştir. Ancak Yargıtay 2. Hukuk Dairesi, erkeğin savcılık aşamasındaki kabul beyanının ortak hayatı temelinden sarsacak geçimsizliğin ispatı olduğunu belirterek BAM kararını bozmuş, BAM'ın direnmesi üzerine dosya Hukuk Genel Kurulu'nun önüne gelmiştir.
HGK, direnme kararını bozarak Yargıtay 2. HD'nin görüşüne uyulmasına kesin olarak hükmetmiştir. Kurulun bu tespiti yaparken ortaya koyduğu gerekçeler, hukuki bakış açısının derinliğini göstermektedir :
Şiddet ve Cinsel Şiddetin Genişletilmiş Tanımı: HGK, şiddet kavramının sadece yüzeysel bir fiziksel darp (vurma, yaralama) eyleminden ibaret olmadığını; bireyin fiziksel, psikolojik, ekonomik veya cinsel yönden zarar görmesi ya da acı çekmesiyle sonuçlanan her türlü davranışın şiddet kapsamında olduğunu vurgulamıştır. Evlilik birliği içerisinde rıza dışı veya doğal olmayan yöntemlerle (anal/ters ilişki) cinsel birliktelik gerçekleştirmek, hiçbir yoruma mahal bırakmaksızın doğrudan "cinsel şiddet" eylemidir.
Kabul Beyanının İspat Gücü: Davalı erkeğin savcılık sorgulamasında bizzat verdiği ifadede, "eşim ile çok sayıda cinsel ilişkiye girdim yine anal yolla da ilişkiye girdiğim olmuştur. Tahminen üç kez anal yoldan cinsel ilişkiye girdik, bunların birincisi eşimin isteği ile ikinci benim isteğimle üçüncüsü ise ortak kararımız ile olmuştur" şeklindeki beyanı hukuki bir itiraf (ikrar) kabul edilmiştir. Erkek, eşinin rızası olduğunu iddia etse bile, anal yoldan cinsel ilişkiye girdiğini açıkça kabul etmesi, hukuk mahkemesi yönünden olayın gerçekleştiğini ispata yeterli görülmüştür. Doğal olmayan yollardan cinsel ilişki gerçekleştirmek, evlilik birliğinin devamını imkansız kılan cinsel şiddet boyutunda ağır kusurlu bir davranıştır.
Hakkaniyet ve Kusur Analizi: TMK m. 166 uyarınca boşanmaya karar verilebilmesi için davalının az da olsa kusuru bulunmalıdır. Somut olayda kadına atfedilebilecek hiçbir kusur kanıtlanamamışken; erkeğin, eşine karşı gerçekleştirdiği cinsel şiddet eylemi nedeniyle tam kusurlu olduğu tescillenmiştir. Evliliğinde bu denli ağır bir cinsel şiddete maruz kalan kadını eşiyle birlikte yaşamaya zorlamak kanunen ve vicdanen mümkün değildir.
Ceza Yargılamasının Akıbetinden Bağımsız Kusur Belirlemesi İradesi
HGK kararında altı çizilen bir diğer kritik hukuki prensip, ceza yargılaması ile aile hukuku yargılaması arasındaki kesin çizgidir. Somut olayda Cumhuriyet Başsavcılığı, delil yetersizliği (örneğin fiziksel zorlamayı kanıtlayan taze bir darp raporu olmaması) nedeniyle "kovuşturmaya yer olmadığına" (takipsizlik) kararı vermiş olabilir. Ancak ceza hukukunun katı ispat standartları ("şüpheden sanık yararlanır" ilkesi) ile medeni hukukun kusur takdiri standartları birbirinden farklıdır. Türk Borçlar Kanunu (TBK) prensipleri gereğince, ceza hakiminin veya savcının takipsizlik/beraat kararı hukuk hakimini mutlak surette bağlamaz. Aile mahkemesi hakimi, erkeğin savcılıktaki salt itiraf beyanını bile evlilik birliğinin temelinden sarsıldığını gösteren ağır bir cinsel kusur ve geçimsizlik nedeni olarak nitelendirme yetkisine sahiptir.
Zorla İlişki ve Güven Sarsıcı Davranışlara Yönelik Diğer Emsal Kararlar
Yargıtay 2. Hukuk Dairesi'nin istikrarlı içtihatları incelendiğinde, rıza dışı cinsel eylemlerin farklı varyasyonlarının da ağır kusur olarak cezalandırıldığı görülmektedir:
Ters İlişkiye Zorlama Beyanının Sübutu (2019/7685 K.): Kadının eşi tarafından ters ilişkiye zorlandığı iddiası, erkeğin savcılık dosyasındaki kabullenmeleri ile sabit görülmüş ve bu durumun taraflar arasında ortak hayatı devam ettirmeyi imkansız kılacak nitelikte bir geçimsizlik olduğuna hükmedilerek, kadının açtığı boşanma davasının reddedilmesi kararı yerel mahkemeden dönmüştür.
Doğal Olmayan Yoldan Kızlığı Bozma (2011/21185 K.): Eşler arasında normal cinsel ilişkinin başarılamayıp, kocanın zor kullanarak doğal olmayan yollardan eşinin kızlığını bozması cinsel şiddet olarak nitelendirilmiştir. Bu vahim olayda yerel mahkemenin tarafları eşit kusurlu kabul etmesi Yargıtay tarafından bozularak, kocanın eyleminin çok daha ağır bir geçimsizlik ve kusur hali olduğuna karar verilmiştir.
İstemediği Tarzda İlişkiye Zorlama (2015/12483 K.): Eşini istemediği ve insan onuruyla bağdaşmayacak, kabul edilemeyecek tarzlarda cinsel ilişkilere zorlayan tarafın bu eylemleri ağır kusur sayılmıştır. Bu tür travmatik olayların yaşanmasının ardından evliliğin mağdur tarafça bir süre daha devam ettirilmiş olması, hukuken şiddet uygulayan eşi "affettiği" veya yaşananları "hoş gördüğü" şeklinde yorumlanamaz. Af olgusu, ancak açık ve şartsız bir irade beyanıyla mümkün olabilir.
Tüm bu içtihatlar, evlilikte cinsel yaşamın tarafların özgür iradeleri, karşılıklı anlayış ve mutlak rıza çerçevesinde şekillenmesi gerektiğini; cinsel tahakkümün, baskının ve eziyetin aile kurumunda yeri olmadığını kanıtlamaktadır.
İspat Hukuku: Yatak Odası Mahremiyeti ve Delil Değerlendirme Kriterleri
Boşanma davalarında ters ilişki, cinsel şiddet veya zorlama iddialarının en büyük handikabı ispat sorunudur. Hukuk sisteminde kural olarak "iddia eden iddiasını ispatla mükelleftir." Ancak cinsel zorlamalar ve psikolojik baskılar evliliğin en mahrem alanı olan yatak odasında, kapalı kapılar ardında ve tanıklardan uzak bir şekilde gerçekleşmektedir. Mahkemeler, asılsız iftiralar ile gerçek mağduriyetleri birbirinden ayırmak zorundadır. Bu bağlamda, iddiaların kabul görebilmesi için titizlikle elde edilmiş, hukuka uygun delillerin dosyaya sunulması zaruridir.
Tanık Beyanları: Yargıtay uygulamasına göre salt duyuma dayalı tanık ifadeleri hükme esas alınamaz. Ancak olayın detaylarına doğrudan vakıf olmuş, örneğin mağdur eşin cinsel saldırı sonrası vücudundaki morlukları bizzat görmüş, mağdurun o anki ağlama ve travma krizine şahitlik etmiş veya eşlerin bu konudaki tartışmalarını bizzat kulaklarıyla duymuş kişilerin (komşular, aile bireyleri) beyanları mahkeme için güçlü bir dayanak oluşturur.
Adli Tıp ve Sağlık Uzman Raporları: Yaşanan fiziksel zorlamanın bedendeki etkilerini (yırtık, zedelenme, zorlama bulguları) ortaya koyan jinekolojik raporlar, adli tıp değerlendirmeleri ve mağdurun yaşadığı derin psikolojik travmayı, anksiyete bozukluğunu kanıtlayan psikiyatri raporları davadaki en hayati ispat araçlarıdır.
Yazılı İletişim Kayıtları: Eşler arasında gerçekleşen SMS, WhatsApp veya e-posta yazışmaları çok kıymetli delillerdir. Şiddet uygulayan eşin özür dilediği mesajlar, cinsel ilişki şekillerini dayattığı yazışmalar hukuka uygun bir şekilde dosyaya sunulduğunda itiraf niteliği taşır.
Gizli Ses ve Görüntü Kayıtlarının İstisnai Hukukiliği
Kural olarak Türk Hukukunda eşlerin birbirlerinin haberi olmaksızın, gizlice aldıkları ses veya görüntü kayıtları Anayasa'nın özel hayatın gizliliği ilkesine ve Hukuk Muhakemeleri Kanunu'na göre "hukuka aykırı delil" niteliğindedir ve dosyada kullanılamaz. Ancak Yargıtay, evlilik içi cinsel şiddet, zorla ters ilişki ve onur kırıcı davranışlar söz konusu olduğunda mağduru koruyan devrim niteliğinde bir istisnai içtihat geliştirmiştir.
Yargıtay 2. HD'nin 11.06.2015 tarihli (2014/24602 E., 2015/12483 K.) kararında bu konu netliğe kavuşturulmuştur. Karara konu olayda, davacı kadın, kocasının kendisini istemediği cinsel tarzlara zorlamasını ve maruz kaldığı eziyeti başka hiçbir şekilde ispat etme (tanık, kamera vs.) olanağı bulunmadığı bir anda, eşinin bilgisi dışında ortak yaşam alanında bir ses kaydı almıştır. Yargıtay, ani gelişen bu tür travmatik olaylarda mağdurun kendisine yönelik gerçekleştirilen cinsel şiddeti başka türlü kanıtlama imkanının bulunmadığını, alınan kaydın planlı, sistematik bir "kumpas" veya özel hayata haksız müdahale amacı gütmediğini, bilakis bir suçüstü ispat gayreti olduğunu belirterek bu ses kayıtlarını hukuka aykırı delil saymamış ve davanın kabulü yönünde hüküm kurulmasına karar vermiştir. Bu yaklaşım, aile içi karanlık noktalarda adaletin tesisini kolaylaştıran kritik bir mekanizmadır.
Zührevi (Cinsel Yolla Bulaşan) Hastalıklar, Sadakatsizlik Şüphesi ve Kusur Değerlendirmesi
Eşlerden birinin cinsel yolla bulaşan (zührevi) bir hastalık taşıması, bunu gizlemesi veya eşine bulaştırması, evlilik birliğinin temel taşlarını sarsan son derece yıkıcı bir durumdur. TMK'da zührevi hastalıklar (örneğin akıl hastalığı gibi) doğrudan ve ismen bir boşanma sebebi olarak geçmese de, hastalığın ortaya çıkış biçimi ve sonuçları TMK m. 166 (evlilik birliğinin sarsılması) ve TMK m. 161 (Zina) bağlamında kusur tespiti ve boşanma davası gerekçesi olarak mahkemelerce sıkça değerlendirilmektedir.
Hastalık Çeşitleri ve Evliliğe Verdikleri Zararlar
Modern tıp verilerine göre cinsel yolla bulaşan hastalıklar, evlilikteki duygusal ve fiziksel bağları onarılamaz biçimde zayıflatır.
Human Papilloma Virus (HPV) ve Herpes: Taşıyıcı eşin bu virüsleri bilerek eşine bulaştırması, mağdur eşte ciddi servikal kanser riskleri, depresyon, kaygı ve öfke patlamaları yaratır.HIV/AIDS ve Sifiliz (Frengi): Ölümcül potansiyeli olan HIV'in veya ciddi organ hasarlarına yol açabilen frenginin eşe bulaştırılması, sadakatsizliğin ötesinde doğrudan eşin hayatına kastedilmesi veya ağır ihmal, "kötü muamele" boyutunda bir kusur olarak sınıflandırılır.Hastalığı Gizlemek, Bulaştırmak ve Kaynağını Açıklamamak
Yargıtay içtihatlarında cinsel hastalıklara dair kusur değerlendirmesi üç ana eylem üzerinden şekillenir:
Hastalığı Bilerek Gizlemek ve Bulaştırmak: Bir eşin HPV, HIV veya benzeri bir enfeksiyon taşıdığını bilmesine rağmen, evlilik öncesinde veya sırasında bu hayati gerçeği eşinden saklaması, korunmasız cinsel ilişkiye girerek virüsü kasıtlı veya ağır ihmal sonucu bulaştırması TMK m. 166/1 kapsamında evliliği temelinden sarsan, dürüstlük ve güven kuralını yıkan en ağır kusurlu davranışlardan biridir.
Sadakatsizlik Şüphesi ve İspat Yükünün Yer Değiştirmesi: Cinsel yolla bulaşan hastalıklar, doğaları gereği eşler arasında derhal bir "sadakatsizlik" (aldatma) şüphesi doğurur. Eğer bir eşe evlilik devam ederken cinsel yolla bulaşan bir hastalık teşhisi konmuşsa ve hastalığı eşine bulaştırmışsa, bu hastalığı "nereden ve nasıl kaptığı" sorusu davanın merkezine oturur. Yargıtay kararlarına göre, hastalığı eve getiren eşin bu durumun kaynağını (örneğin güvenilir tıbbi raporlarla kanıtlanmış bir kan nakli kazası, kontamine tıbbi alet vb.) açıklayamaması, doğrudan doğruya "sadakatsizlik" (zina şüphesi) olarak kabul edilir. Hastalığın kaynağını açıklayamamak veya çelişkili beyanlarda bulunmak başlı başına bir kusurdur.
Psikolojik Yıkım ve Güvenin Zedelenmesi: Hastalık sadece bedeni değil, evlilikteki sadakat ve güven ilişkisini de çökertir. Hastalık bulaştıran eşin bu eylemi yüzünden diğer eşin girdiği ağır psikolojik çöküntü, utanma ve suçluluk duyguları, ortak yaşamı tamamen imkansız kılar ve aile içindeki diğer bireylerle olan ilişkileri dahi olumsuz etkiler.
Zina (Aldatma) Bağlamında Cinsel İlişkinin Sınırları ve TMK m. 161
Türk Aile Hukukunda boşanma sebepleri genel ve özel olmak üzere ikiye ayrılır. Zina (TMK m. 161), kanunda sayılan özel, mutlak ve en ağır boşanma sebeplerinden biridir. Zina nedeniyle açılan bir davada hakimin yapacağı inceleme sadece zina eyleminin gerçekleşip gerçekleşmediği ile sınırlıdır; ayrıca evliliğin sarsılıp sarsılmadığına (çekilmezlik şartına) bakılmaz. Ancak Yargıtay'ın "zina" kavramına getirdiği tanım son derece spesifik ve cinsel eylem odaklıdır.
Yerleşik Yargıtay uygulamasına göre; zinadan bahsedilebilmesi için evli kadının kocasından başka bir erkekle ya da evli erkeğin karısından başka bir kadınla fiilen cinsel birleşme (penetrasyon) gerçekleştirmesi şarttır. Eşlerden birinin üçüncü bir şahısla sarılması, öpüşmesi, aynı otel odasında geceyi geçirmesi veya dijital ortamlarda erotik içerikli mesajlaşmalarda bulunması, çok güçlü birer zina karinesidir ancak teknik anlamda "cinsel ilişkinin" gerçekleştiği kesin olarak kanıtlanamıyorsa, hakim davayı TMK m. 161 (Zina) üzerinden değil, TMK m. 166 (evlilik birliğinin sarsılması/güven sarsıcı davranış) veya TMK m. 163 (haysiyetsiz hayat sürme) hükümleri üzerinden kabul eder. Zina davası açabilmek için davanın zina fiilinin öğrenilmesinden itibaren belirli hak düşürücü süreler içerisinde eşlerden herhangi biri tarafından açılmış olması zorunludur ve bu davayı açmak için eşin kusurlu veya kusursuz olması önem taşımaz. Zinaya dayalı boşanmanın kabulü halinde, zina eden eşin evlilik süresince edinilen mallar üzerindeki artık değere katılma alacağı hakimin takdiriyle tamamen kaldırılabilir veya azaltılabilir; bu nedenle cinsel ilişkinin sübut bulması mali açıdan devasa sonuçlar doğurur.
Cinsel Sırların İfşası (Mahremiyet İhlali) ve Kısırlık Durumlarının Hukuki Niteliği
Evlilik birliğinde cinsellik, Anayasal güvence altında olan "özel hayatın gizliliği" ilkesinin en mahrem alanıdır. Yatak odası sınırları içerisinde eşler arasında yaşanan cinsel tecrübeler, fanteziler, eksiklikler veya hastalıklar sokağa taşınamaz.
Yargıtay kararlarına göre, eşlerden birinin, eşi ile arasındaki cinsel sırları, yatak odasındaki yaşanan olayları, eşinin fiziksel/anatomik kusurlarını veya örneğin "kocamın iktidarsızlık sorunu var, benimle ilişkiye giremiyor" ya da "karım vajinismus olduğu için tam kadın olamadı" şeklindeki küçük düşürücü söylemleri kendi akrabalarına, arkadaş çevresine veya üçüncü kişilere anlatması açık bir "cinsel mahremiyetin ihlali" anlamına gelir. Bu durum, ifşa edilen eşin şeref ve haysiyetine yönelik telafisi güç bir saldırı niteliğinde olduğundan, evlilik birliğini temelinden sarsan "ağır kusurlu" bir davranış olarak kabul edilir. Mahremiyet ihlali, tek başına haklı bir boşanma sebebi olduğu gibi, ihlali gerçekleştiren eşin yüksek oranlı manevi tazminat ödemesi için de yeterli bir gerekçedir.
Diğer yandan hukuk düzeni, evliliği sadece neslin devamı veya üreme aracı olarak görmediğinden, kısırlık (infertilite) durumlarına yaklaşımı oldukça hassastır. Evlilik devam ederken kadının veya erkeğin iradesi dışında üreme yeteneğini kaybetmesi (kaza, hastalık, ameliyat vb.) boşanma sebebi sayılamaz. Yargıtay içtihatlarında belirtildiği üzere; sağlık sorunları (kanser, miyom vb.) nedeniyle kadının rahminin ameliyatla (histerektomi) alınması ve bu sebeple doğurganlık yeteneğini kaybetmesi durumunda, şayet tıbbi raporlarla kadının cinsel organının cinsel ilişkiye girmeye elverişsiz olmadığı kanıtlanabiliyorsa, ortaya çıkan kısırlık tek başına bir boşanma sebebi olamaz. TMK m. 185 gereği eşler hastalık ve sağlık durumlarında birbirlerine yardımcı olmak ve sadakat göstermek zorundadır. Sırf eşi üreme yeteneğini kaybetti diye boşanma davası açan eşin bu davranışı, iyi niyet ve dürüstlük kuralına aykırı sayılır ve dava reddedilir.
Cinsel Nedenlere Dayalı Boşanma Davalarının Fer'i (Mali) Sonuçları
Cinsel anlaşmazlıklar, vajinismus, iktidarsızlık tedavisine direniş, ters ilişkiye zorlama veya cinsel hastalık bulaştırma gibi eylemler neticesinde aile mahkemesince verilecek boşanma kararında hakim, tarafların tespit edilen kusur oranlarına göre boşanmanın fer'i (ek) sonuçlarını da TMK hükümleri doğrultusunda karara bağlar.
Maddi ve Manevi Tazminat Hükümleri: TMK m. 174/1 uyarınca, mevcut veya beklenen ekonomik menfaatleri boşanma yüzünden zedelenen "kusursuz veya daha az kusurlu taraf", kusurlu eşten maddi tazminat isteyebilir. Vajinismus tedavisinden kaçınan, eşiyle cinsel ilişkiye haklı nedensiz girmeyen eş maddi tazminat öder. Daha da önemlisi TMK m. 174/2 bağlamında manevi tazminattır. Boşanmaya sebep olan olaylar yüzünden kişilik hakları (bedensel bütünlük, onur, haysiyet vb.) saldırıya uğrayan taraf manevi tazminat talep edebilir. Cinsel şiddete maruz kalan, eşi tarafından doğal olmayan yollardan ilişkiye zorlanan, eşinin zührevi hastalık (HPV, Frengi vb.) bulaştırması nedeniyle sağlığı ve psikolojisi bozulan taraf veya yatak odası sırları ifşa edilen eş, ağır kusurlu karşı taraftan çok yüklü miktarlarda manevi tazminat kazanma hakkına sahiptir.
Yoksulluk Nafakası İstemi: TMK m. 175 uyarınca, boşanma yüzünden yoksulluğa düşecek taraf, kusuru daha ağır olmamak koşuluyla geçimi için diğer taraftan mali gücü oranında süresiz nafaka talep edebilir. Örneğin, eşinin vajinismus sorunu nedeniyle makul süreyi bekleyen ancak eşinin tedaviyi reddetmesi üzerine boşanma davası açan erkek eş haklı/kusursuz bulunurken, kadın kusurlu bulunacağı için yoksulluk nafakası alamaz. Tam tersi senaryoda, eşinden cinsel yolla bulaşan bir hastalık kapan, bu yüzden işgücünü kaybeden, tedavi gören ve boşanma sonrası yoksulluğa düşecek olan kusursuz eş lehine yoksulluk nafakasına hükmedilecektir.
Mal Rejimi ve Velayet Değerlendirmeleri: Cinsel sorunlara dayalı boşanmalarda tespit edilen ağır kusur halleri, boşanma kararının kesinleşmesinin ardından açılacak mal rejiminin tasfiyesi davalarını da etkileyebilir. Ayrıca, eşin taşıdığı cinsel/bulaşıcı hastalık çocuğun sağlığına veya gelişimine zarar verebilecek boyuttaysa, mahkeme velayet düzenlemesini kusursuz olan ve çocuğun üstün yararını koruyabilecek eşin lehine kurgular.
Sonuç Değerlendirmesi
Türk Hukuk sisteminde evlilik kurumu, bireylerin tüm insani, psikolojik ve bedensel kimlikleriyle var oldukları ve bu kimliklere eşleri tarafından saygı gösterilmesini bekledikleri yasal bir sığınaktır. İncelediğimiz doktrinel yapı, Yargıtay'ın özel daire kararları ve Hukuk Genel Kurulu içtihatları net bir biçimde göstermektedir ki; cinsel yaşam evliliğin kurucu, devam ettirici ve birleştirici en temel kolonlarından biridir.
Kanun koyucu ve yüksek yargı, cinselliği bir "borç-alacak" veya rıza dışı dayatılabilecek bir tahakküm alanı olarak değil; sevgi, empati, dürüstlük ve sağlık temelinde inşa edilmesi gereken müşterek bir iletişim süreci olarak yorumlamaktadır. Haklı bir tıbbi veya psikolojik zemin olmaksızın, salt bir silah veya cezalandırma mekanizması olarak cinsel ilişkiden imtina etmek, evlilik birliğinin varoluş amacına aykırı, sarsıcı ve kusurlu bir ihlaldir. Vajinismus ve iktidarsızlık gibi modern tıbbın çare üretebildiği sorunlarda, eşlerin bu tedavi yükümlülüğünden ısrarla kaçınmaları veya sağlıklı eşin bu çileli süreçte hayat arkadaşını psikolojik destekten yoksun bırakarak aşağılaması, yasanın aradığı dayanışma ilkesinin ihlali anlamında net bir ağır kusur sebebidir.
Bununla birlikte, hukuk düzeninin hiçbir taviz vermediği en kalın kırmızı çizgi cinsel dokunulmazlıktır. Evlilik akdi, kimseye eşi üzerinde cinsel tahakküm kurma, şiddet uygulama veya doğal olmayan cinsel eylemleri (ters/anal ilişki vb.) dayatma hakkı vermez. Yargıtay'ın bu tür eylemleri doğrudan "cinsel şiddet" ve "pek kötü muamele" olarak tanımlaması, sadakatsizlik sonucu bulaştırılan zührevi hastalıkların failini ağır maddi ve manevi tazminatlara mahkum etmesi, mağduru koruyan çağdaş hukukun bir gereğidir. Yatak odası mahremiyeti içinde kapalı kapılar ardında yaşanan bu uyuşmazlıklar, ancak hukukun titizlikle uyguladığı ispat kuralları ve hakkaniyetli kusur tespitleriyle gün yüzüne çıkarılmakta, cinsel bütünlüğü veya onuru ihlal edilen eşin mağduriyeti adalet mekanizması aracılığıyla giderilmektedir.

UYARI !!
Web sitemizdeki tüm makale ve içeriklerin telif hakkı Av. Muhammed Emre CEBECİ'ye aittir. Sitemizdeki makalelerin kopyalanarak veya özetlenerek izinsiz bir şekilde başka web sitelerinde yayınlanması halinde hukuki ve cezai işlem yapılacaktır. Avukat meslektaşların makale içeriklerini dava dilekçelerinde kullanması serbesttir.




Yorumlar